4 Mart 2016 Cuma

RESMEDİLMİŞ UFOLAR



“Aziz Emidius’un Vahiyi” (1486) isimli bu tablo Carlo Crivelli (1430-1495) tarafından yapılmıştır. Ve Londra’daki Ulusal Galeride sergilenmektedir. Tabloda klasik UFO biçiminde, disk şeklindeki bir obje Hz Meryem’in başındaki tacın üzerini bir ışık huzmesiyle aydınlatmaktadır.


“Şarap ve Ekmek Ayinine Övgü” adlı bu tablo 1600’lerde Bonaventura Salimbeni tarafından yapılmıştır. Hz. İsa’nın hemen yanında durmakta olan bulutun üzerindeki garip cismin ne olduğu hakkında herhangi bir yorum yapmak oldukça güç. Sputnik uydusuna benzeyen bu garip araç acaba neydi? Göklerde dolaşan antenleri bulunan disk biçimli bir uzay aracımı yoksa bir uydumu? Bu tabloda şu an San Pietro da ki San Lorenzo Kilisesinde yer almaktadır.


Bu sıra dışı çizim 8.yy ait bir yağlı boya tablo üzerinde bulunmuştur. Haçlı savaşları sırasındaki bazı önemli anları anlatan bu resim seferler sırasında yaşanan ilginç bir UFO gözlemini göstermektedir. Resim üzerindeki cisme baktığımızda bunun yıldız olmadığı açık bir biçimde rahatlıkla görülebilmektedir. Cismin kubbeli yapısı ve kubbesi etrafındaki lomboz (pencere) benzeri daireler, etrafına yaydığı ışığı açıkça bizlere burada bir UFO’nun resmedilmiş olduğunu göstermektedir.


Bu iki uçan obje 1350’de yapılmış. “İsa’nın Çarmıha Gerilişi” adındaki freskten detayları içermektedir. Kosova’daki Visoki Decani Manastırı’ndaki mihrabın hemen üzerinde yer almaktadır. Bu freskte çok net bir şekilde, Hz İsa’nın sağında ve solunda insanımsı varlıkların ışık saçan uçan araçlar kullandıkları görülmektedir.


Kim tarafından nerede ve ne zaman yapıldığı bilinmeyen antik sayılabilecek olan bu tablo Belçika’da ki Conti Dotremond Kilisesi yakınlarında ahşap üzerine çizilmiş olarak bulunmuştur. Üzerindeki çizim, Hz Musa’ya gönderilmiş olan kutsal tabletlerin verilişi sırasında yine havada bir sıra halinde uçar vaziyette durmakta olan dört garip nesneyi gözler önüne sermektedir.


Bu çizim Jacques Legrand, tarafından 1338 yılında yazılmış olan " Le Livre Des Bonnes Moeurs " isimli kitap da bulunmuştur. Resimden de anlaşılacağı üzere küre biçimli metalik bir cisim havada asılı durmaktadır. Bazılarına göre bu cisim Fransızlara ait bir hava balonudur. Fakat tüm tarihi kayıtlar açıkça göstermektedir ki 14. yy da Fransa da hava balonu hiç olmamıştır.


Yine Hz İsa’nın Çarmıha gerilişini gösteren bir başka minyatürü görmekteyiz. 15. yüzyıla ait bir çizim.


Bu resmin adı Meryem ve Aziz Giovannino’dur. 15.yy tarihli tablonun ressamı Domenico Ghirlandaio’dur. Palazzo Vecchio’da asılı olan bu tablo Loeser Kolleksiyonu’nun bir parçasıdır. Meryem’in sağ omzunun üstünde havada asılı duran, disk biçimli ve ışıklar saçan bir nesne görülüyor. Hemen altında, bu bölümün büyütülmüş detayında bir adam ve bir köpeği açık bir biçimde bu cisme bakarken görüyoruz.


Yukarıdaki  resim Paolo Uccello (1396 – 1475)’ya aittir ve “La Tebaide” ismiyle (1460-1465) yılları arasında yapılmıştır . Büyütülmüş resimde Hz İsa’nın yanında oval biçimli kubbeli ve uçan bir UFO görülüyor. Bu resim Floransa Akademi Galerisi’nde bulunmaktadır.


“Yazın Zaferi” isimli bu duvar halısı Belçika’nın Bruges kenti 1538 de yapılmıştır. Halı üzerinde ki motiflere dikkatle bakıldığında gökyüzünde uçmakta olan 4 ayrı şapka biçimli Uçan daireyi rahatlıkla görebilmekteyiz. Bu duvar halısı şuan Belçika da Layerische Ulusal Müzesinde sergilenmektedir.


1850 yılında San Carlo Borromeo tarafından yapılmış bir tablo. Yine bu tabloda da gökkuşağının hemen altında havada asılı duran disk biçimli UFO’yu rahatlıkla görebilmekteyiz.


İsa’nın doğumunu anlatan bu tablo Ghirlandaio tarafından yapılmıştır. Tablo da dikkatleri çeken nokta sol üst köşede havada asılı vaziyette durmakta olan uçan metalik nesnedir. Günümüz UFO’larına birebir benzeyen bu cismi orada bulunan yaşlı bir adamda açıkça gözlemlemekte. Cismi gün ışığında daha net görebilmek için elleriyle gözlerini korumaya çalışıyor.


Bu duvar halısı 14.yüzyılda yapılmıştır. Her iki halıda da Hz. Meryem’in hayatından bazı kesitlere yer verilmiştir. Halıların üzerindeki çizimlere dikkat edildiği takdir de her iki halı çiziminde de şapka biçimli UFO’ları rahatlıkla görebilmemiz mümkün. Üstteki halı çizimi 1330’a ait.


Bu halı çiziminin adı ise “ Magnificant - Muhteşemdir.” Her iki duvar halısı da Burgandy Beaune’daki Fransız kilisesi olan Notre – Dame’da sergilenmektedir.


Bu resim 4 Kasım 1697’de Almanya, Hamburg üzerinde yapılmış bir UFO gözlemini gösteriyor. Cisimler “ışık saçan iki tekerlek” olarak tanımlanmıştır.


Yukarıdaki illüstrasyon 18 Ağustos 1783 akşamı saat 21:45’te Windsor Kalesinin terasındaki 4 kişinin İngiltere’nin Home Counties semalarında ışık saçan bir cismi gözlemlediği olayı tasvir ediyor. Bu olay ertesi yıl “Kraliyet Ailesi Felsefi İşleri”ne kaydedilmiştir. Bu rapora göre şahitler “ufka hemen hemen paralel olarak hareket eden dikdörtgen şeklinde bir bulut” gözlemlemişlerdir. “Bulutun altında parlak bir cisim görülüyordu, bu cisim küre biçimini alarak ışıl ışıl parlamaya başladı ve durdu. Bu garip küre önce soluk mavi bir renkteyken derken ışıltısı arttı ve batıya yönelerek tekrar harekete geçti. Ardından yönünü değiştirerek ufka doğru yönelip güney-batı istikametinde gözden kayboldu. Saçtığı ışık muazzamdı; yerdeki herşeyi aydınlatıyordu”. Bu olaya Thomas Sandby (Kraliyet Akademisi’nin kurucularından biri) ve kardeşi Paul de şahit olmuşlardır.


Devamını Oku »

SETI: (Search for Extraterrestrial Intelligence – Dünya Dışı Zeka Araştırması)



SETI: (Search for Extraterrestrial Intelligence – Dünya Dışı Zeka Araştırması)


SETİ Projesi

Başka gezegenlerde bulunan varlıklarla radyo bağlantısına ilk girişenler arasında Marconi ve Tesla gibi ünlü bilim adamları da vardı...Bu araştırmacıların her ikisi de zamanlarında Dünya Dışı kaynaklı radyo sinyalleri aldıklarını açıkça ifade etmişlerdi.

Günümüzde gerçekleştirilen çalışmalarda elde edilen sonuçlar artık ne yazık ki , bu kadar açık bir şekilde kamuoyuna duyurulmuyor...Bu da konunun bir başka düşündürücü yanı...

NASA 1979 yılında D.D zeki yaşamı araştırmak amacıyla SETİ projesini başlattı. Başlangıçta Amerikan hükümeti projeye 14 milyon dolarlık bir katkıda bulundu. Ama daha sonra parasal destek Amerikan Senatosu tarafından kesildi, bunun gerçek sebebi Amerikan Hükümetinin elinde radyo sinyallerinden çok daha önemli fiziki kanıtların; düşen UFO enkazları, varlık bedenleri, resmi yetkililerce yapılan yakın gözlemler, raporlar, fotolar ve filmlerin...vs. olmasıydı. Yani artık SETİ Projesi Hükümet Bütçesi için çok gereksiz bir masraftı, çünkü UFO'ların Gezegenimizi ziyaret ettikleri artık kaçınılmaz bir gerçekti..

Fakat durum böyle olunca başta Frank Drake ve Carl Sagan olmak üzere, bir grup bilim adamının ısrarları üzerine, Proje Silikon Vadisindeki Özel Şirketlere götürülerek finansal destek sağlandı ve yeniden ele alınarak incelemeler sürdürüldü.

Herşeye rağmen, Uzaya radyo sinyalleri göndermek ve sayısız gezegenlerden gelme ihtimalini düşündüğümüz sinyalleri alarak çözme yoluna gitme, D.D uygarlıkları tanıma yolunda atılmış olumlu bir adımdır.

"Dünya Dışı Varlıklardan"dan gelmesi olası radyo dalgalarını dinlemek amacıyla kullanılan Dünyanın belli başlı radyo teleskopları şunlardır:



The Arecibo İonospheric Observatory, Porto Riko.
National Radio Astronomy observatory, Green Bank- West Virginia.
Eski Sovyetler Birliği'ndeki sekiz tabaklı radyo teleskop.
Kafkaslardaki büyük radyo teleskop.
ABD'de SETİ Projesi'nde 1979 yılından itibaren kullanılmaya başlanan çok duyarlı radyo teleskoplar. Bunlardan en büyüğü Arizona'daki radyo teleskoptur.
1995 yılında Avustralya'nın doğusundaki Parkes Kenti'nde, günümüzün en modern uzay haberleşme merkezi oluşturularak "Phoenix Projesi'' adı altında çalışmalara başlandı.
1977 ile 1990 yılları arasında gök bilimciler çok değişik takım yıldızlardan bazı sinyaller aldılar. Bu sinyaller açıklanamadı ve aralarından hiçbiri de yenilenmedi. Şimdi tarihlerine göre sinyalleri incelemeye çalışalım:

15 Ağustos 1977. Yay Takımyıldızı: Ohio Eyaleti radyo teleskopunda görevli bir araştırmacı "wow'' sesi olarak tanımladığı bir sinyal aldı. Bu sinyal bir daha asla duyulmadı.

10 Ekim 1989.Yay Takımyıldızı: Harvard **** (Megachannel Extra Terrestrial Assay) radyo teleskopundan alınan 40 sinyalden biri kaydedildi.

14 Ağustos 1989.Başak takımyıldızı: **** tarafından bir başka sinyal daha kaydedildi. D.D zekanın yayında olduğunu düşündüren türde bir sinyaldi.

16 Ağustos 1989.Balık Takımyıldızı: Bu kez de **** tarafından kaydedilen sinyal belirli aralıklarla tekrarlanıyordu. Kontrol edilme aşamasında kesildi.

15 Kasım 1989.Kasiope Takımyıldızı: Bu **** sinyali bir yıldızdan çok D.D varlık tarafından veriliyormuş izlenimini yarattı.

9 mayıs 1990.Yılan Taşıyan Takımyıldızı: Avustralya'da bulunan Parkes radyo teleskopu tarafından kaydedildi. Büyük bir olasılıkla D.D zeka tarafından gönderildiği öne sürüldü.

Yukarıda sıralanan bu radyo sinyallerinin ya da hala açıklığa kavuşturulamayan mesajların alınmış olması insanı gerçekten heyecanlandırıyor: D.D varlıkların bizlere ulaşabilmek için yayın yaptıkları fikri, araştırmacılar için son derece gerçekçi bir kanıt gibi görünüyor.

Yine de hatırlanması gereken nokta bu mesajların çözülememiş olarak kalmalarıdır. Prof. Sagan'ın dediği gibi mesajlar D.D zeka için çok basit olabilir. Fakat biz Dünyalılar bu sinyallerin anlamını çözebilmek için belki de yıllar boyunca araştırma yapmak zorunda kalacağız. D.D varlıklar için çok kolay olan bu sinyaller bizim için karmaşık ve gizemli olmaktan öteye gitmiyor.

Her durumda, radyo-astronominin uzayı tanıma konusunda dünyaya büyük yardımları olduğunu inkar edemeyiz. Dünyada bulunan en büyük radyo-radar gözlemevi Puerto Rico adasındadır. Cornell Üniversitesi uzmanları tarafından yönetilen Arecibo gözlem çanağının çapı 305 metredir. Radyo-radar gözlem çanağının yansıtıcı yüzeyi, çanak biçimli bir vadiye daha önce yerleştirilmiş bir kürenin bölümünü oluşturur. Uzayın derinliklerinden radyo dalgaları algılar. Aldığı bu radyo dalgalarını çanağın tepesindeki antene aktarır. Anten elektronik bağlantılarla kontrol odasıyla temas halindedir. Alınan sinyal kontrol odasında çözümlenir. Bunun tersine, teleskop bir radar vericisi olarak kullanılırsa, sinyalle beslenen anten çanağa sinyali geçirir, o da uzaya yansıtır.

Arecibo gözlemevi uzaydaki uygarlıklardan sinyal elde etmek için kullanıldığı gibi, bir defasında da Dünyadan bir mesajı M13 adı verilen yıldızlar kümesine göndermek için kullanıldı. Böylece yıldızlar arası diyalog kurma isteğimizi D.D varlıklara da anlatmaya çalışmış olduk.

Radyo dalgaları ışık hızıyla giderler. Bu da yıldızlar arası bir yolculuğa çıkan en hızlı uzay aracından 10.000 kez daha büyük bir sürat demektir. Radyo-teleskoplar, dar frekans dalgaları üzerinden öylesine yoğun sinyaller yayarlar ki , çok geniş yıldızlar arası mesafelerde bile alınabilirler.

Arecibo gözlemevi, Samanyolu galaksisinin orta yerinde 15.000 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegende kurulmuş benzer bir gözlemeviyle iletişim kurabilir. Yeter ki, radyo-teleskopumuzu hangi noktaya yönelteceğimiz bilinsin.

İleri uygarlıklar haberleşme alanında radyodan daha öte yöntemler geliştirmiş olabilirler. Ne var ki radyo güçlü bir kaynaktır, ucuzdur, hızlı ve basittir. Bizim gibi geri kalmış bir teknolojiye sahip bir uygarlığın, göklerden mesaj alabilmek için radyo teknolojisine başvurmak zorunda kaldığını anlayabilirler.
Devamını Oku »

SETİ'NİN BUGÜNÜ




SETI'nin Bugünü

UZAYDAKİ CANLILAR

100 ışık yılı uzaktaki yıldızı görebilmek ancak ışığının bize kadar ulaşması ile mümkün olur. Yani ışık yıldızı terk ettikten bir 100 yıl sonra ancak bize ulaşabilir. Böyle olunca da yıldızı bizler artık ışığın çıktığı andaki durumu ile değil, yüzyıl sonraki haliyle görmüş olmaktayız. Bunun da anlamı uzayda ne kadar uzağa gidersek o kadar geçmişe/erken döneme/gençliğe, bebekliğe, doğuma yani başlangıca bakıyor olmaktayız!

Kırk yıldan fazla süreden beri Situ'de küçük bir araştırıcı grubu, yer dışı yaşama ait akıllı varlıkları gösterebilecek mikrodalga sinyallerini kullanarak kanıt bulmayı sürdürüyorlar. Bu sinyalleri bulmadaki bu kadar başarısızlığa rağmen yine de onlar çalışmalarını devam ettiriyorlar, hatta araştırma yayınlarını hızlandıracak kadar… En yeni gelişmeler görsel dalga boyu deneylerinde ve bazı keşifler için özel tasarlanan yeni bir radyo teleskopun yapımında yaşanmakta. Ayrıca bu teknik gelişmeler yanında, “doğru zamanda doğru yere bakma” olasılıklarını artırıcı çeşitli stratejiler de öneriliyor. Sürdürülen SETI araştırmasının son durumunu gözden geçiren bu çalışma, yer dışı yaşamları araştırmasının doğasına kuramsal bir bakışı içermekte ki belki onları bulabiliriz.
Görsel Bölgedeki SETI Deneyleri

Hatırlanacağı üzere yıldızlararası haberleşmede kullanılan radyo sinyallerinin çözümlemesini ilk yayımlayanlar Cocconi ve Morrison (1959) olmuştu. Sonra onların bu çalışmasından habersiz olarak Frank Drake de (1961) yıldızlararası haberleşmede benzer sonuçlara ulaşmıştı: 26 metrelik bir anten ile Güneş benzeri yakın iki yıldızın civarından gelebilecek sinyalleri araştırdı. Bu girişim Ozma Projesi ismi ile anıldı ve tüm modern SETI deneylerinin de öncüsü olmuştu. Drake'nin bu öncü girişiminden bu yana SETI'de radyo araştırmaları yoğun sürdürülürken, hem görsel hem kırmızı ötesi olsun görsel dalga boylarındaki araştırmalar da yaygınlık kazandı. SETI'nin ilk günlerinde, görsel SETI (kısaca OSETI, baştaki harf İngilizce'de “görsel” anlamına gelen “optical” kelimesini belirtir) basit bir yaklaşım gibi geldiğinden umut verici görünmedi ve dolayısıyla üzerinde de pek düşünülmemişti.

 Mikrodalga frekanslarda (bu ışınımı mikrodalga fırından biliyoruz ve radyo frekanslarından yaklaşık bin kat mertebesinde daha büyük) en küçük bir bilgiyi göndermek için yaklaşık 40 foton (fotonun fizik karşılığı “elektromanyetik enerji birimi”) gerekir. İyi fotokatlandırıcılar tek tek fotonlara yanıt verebiliyor, böylece görsel bölge aralığında bilgi gönderme gereksinimi birim bilgi başına (teknik söylemi ile “bit” başına) bir fotona indirgenerek karşılanabilir (burada geçen fotokatlandırıcı ışık artırmada kullanılan bir alet, kullanıldığı yerlerden birisi teleskoplardır. Örneğin teleskopun görme sınırında sönük bir gök cisminin görünümü fotokatlandırıcı yardımıyla ışınımını artırarak belirginleştirilebilir).

 Bununla birlikte, bir görsel ışık fotonunun enerjisi, bir mikrodalga fotonunkinden 500.000 kat daha fazladır, böyle olunca da haberleşmedeki enerji maliyeti mikro dalgalarla karşılaştırıldığında görsel bölgede 4 mertebesinde daha fazla olmakta.

Halbuki, buradaki sıkıntı, güç artırımı ile aşılarak görsel bölgede haberleşme düşüncesi gerçeklenebilir. Şöyle ki; düz ışık kaynakları (lazerler) yaklaşık 1 metre çaplı aynalar ile güçlendirilmiş ışık demetlerine dönüştürülerek yüzlerce ışık yılı uzaklıklardaki belirli güneş sistemlerine kolaylıkla odaklanabilirler ta ki oralara kadar ulaşabilecek ve oraları aydınlatacak kadar (büyük şehirlerimizde ve tatil yörelerimizde gökyüzüne yansıtılan lazer gösterilerinden lazer ışık demetinin az şiddetli olanını yaygın olarak tanıyoruz, az bildiğimiz daha güçlü lazerin bir uygulaması ise Ay'ın uzaklığının lazer gönderilip geri yansıtılmasından öğrenilmesi olabilir... Herhalde ilk kez bu yazıdan öğrenileni de en şiddetli lazer ile yıldızlararası uzaklık ölçeğinde kullanılıyor olması. Böylesi bir lazer kullanımı resimde ayrıca verildi). Radyo bölgesinde lazer işlevinin eşdeğeri ise yine benzer bir odaklama derecesi ile yapılabilen antenler dizisidir ki bu daha geniş bir yer tutar ve daha masraflıdır (resimde gösterildi).

Yukarıda sözü edilen kolay yolla yani düz ışık kullanımıyla görsel bölge fotonları hedefe doğrudan yöneltilebilirler, bu arada eğer evrendeki bir topluluk aldıklarının içerisinden hedefe gönderilen bu görsel bölge fotonlarını bilinçli olarak seçerse, görsel bölgedeki bilgi göndermenin maliyeti de radyo bölgesinde yapılandan daha yüksek değildir. Hatta kırmızı ötesi dalga boylarında, mikrodalga bölgeye göre görsel bölgede edinilenin bir milyon katı gibi bir faktör kadar daha fazla bir kazanç elde edilebilir. Sonuç, yani radyo ve görsel bölgede sinyal gönderme işlemi benzer vericilerle iyi durumda alınan sinyal/gürültü oranlarıyla karşılaştırılabilir değerliğinde olabilir (Ekers ve ark. 2002; burada geçen sinyal/gürültü, bilgi/gürültü anlamındadır, net bilgi için bu oranın olabildiğince yüksek olması aranır, oranın yüksek olması ya payın yani bilginin büyük ya da paydanın yani gürültünün küçük olması ile olur. Oranın küçük olması ise istenmeyen durumdur ki, gürültünün artması olacağından bilgiye ulaşma zorlaşır).
Biz Işığı 100 Yıl Sonra Görüyoruz

Şimdi basit bir tasarı oluşturalım, bu tasarıda evrendeki bir medeniyet haberleşmek istesin, lazer–ayna ikili otomatik sistemini kullanacak olalım, o medeniyetin yakın çevresindeki uygun yıldız sistemlerinden birkaç bin tanesine bir dizi atımlar (atımın İngilizce'si “puls” ve ışık atımlarını “bip–bip” şeklinde sürekli öten siren sesinin sessiz şekli gibi anlayabiliriz) gönderebiliriz ve bunu birkaç gün ya da daha fazla günlerde sürekli tekrarlayabiliriz. Bu tasarıyı gerçekleştirecek teknolojiyi açıklayıcı şu bilgileri de verelim: Bir lazer bir nano saniye sürede 100 milyon joule (joule fizikte enerji ya da iş birimidir) enerjili bir atım üretebilir, doğrudan aynaya gönderildiğinde ise bir nano saniye süresince lazerin enerjisi 4 mertebesinde artar öyle ki 100 ışık yılı uzaktaki Güneş benzeri bir yıldızın bize kadar ulaştırdığı enerjiden bile büyüktür. Başka bir ifade ile, kısa görsel atımlar bir yıldızdan daha fazla parlaktır, özellikle uzaklıkların 100 ışık yılından daha büyük olması durumunda bile...

Bunun bir başka anlamı da şöyle: Böyle bir lazerli sistemle bilgiyi 100 ışık yılını aşan yıldızlararası mesafelere kadar iletiyor olmaktayız. Ayrıca, burada adı geçen nano, çok ama çok kısa süreleri ya da atom altı gibi çok küçük mesafeleri ve benzeri aşırı küçük ölçütleri belirtmede kullanılır ki, sayı değeri olarak “milyarda bir”i ifade eder. Günümüzde bu çok çok küçük ölçütteki çalışmalar, yeni teknolojik imkanlar sunduğundan önem kazandı öyle ki “Nanoteknoloji” ismi ile anılmakta. Ayrıca buradaki ışık yılı, isimlendirildiği gibi ışığın bir yılda aldığı yoldur, ışığın saniyede 300 bin kilometre yol aldığı yaygın bilinir, bir yıl ise yaklaşık 31.5 milyon saniye eder (ki bu 365.25 gün? 24 saat? 60 dakika? 60 saniye çarpımları ile bulunur) ve böylelikle bir ışık yılı yaklaşık 9.5 trilyon kilometre hesaplanır (akılda kalması için 10 trilyon olarak söylenebilir de...).

 Bu aşırı büyük mesafe Yer'dekiler ile karşılaştırılması imkansız olduğundan bu büyüklüğün canlandırılabilmesi ancak gezegenler arası ya da yıldızlararası mesafeler ile olabiliyor. Yer-Güneş uzaklığı yaklaşık 150 milyon kilometre olduğundan bir ışık yılı yaklaşık 63 bin Yer–Güneş uzaklığına karşılık gelir, ayrıca Yer–Güneş mesafesi 1 AB (Astronomik Birim kelimelerinin ilk harflerini belirtir) ile tanımlanmıştır, bir ışık yılı aynı zamanda 63 bin AB'dir de. Bu ölçütler gezegenler arası mesafeleri anlatımda kullanılanlardır. Daha uzakları ise “parsek” ile ifade edilir ki, bir parseğin sayısal değeri de 206265 AB ile verilir. Bu halde bir ışık yılı yaklaşık 0.3 parsek gibi küçük bir rakama indirgenmiş olur.

Daha pratik şekli ise uzaklığı bilinen yakın yıldızların katları şeklinde söylenmesidir, örneğin, uzayda Güneş'ten sonra bize en yakın yıldız Alfa Sentauri (Alpha Centaurus) yaklaşık 4.3 ışık yılı uzaklığındadır. Buna göre, yukarıdaki lazerin enerjisinin büyüklüğünü ifade eden 100 ışık yılı uzaklıktaki yıldız, en yakın yıldızdan yaklaşık 23 kat daha uzakta yer almakta. Konuya yakın olmasından dolayı ve sadece astronomi disiplininde olan şu açıklamayı da belirtelim: 100 ışık yılı uzaktaki yıldızı görebilmek ancak ışığının bize kadar ulaşması ile mümkün olur. Yani ışık yıldızı terk ettikten bir 100 yıl sonra ancak bize ulaşabilir. Böyle olunca da yıldızı bizler artık ışığın çıktığı andaki durumu ile değil yüzyıl sonraki haliyle görmüş olmaktayız. Bunun da anlamı uzayda ne kadar uzağa gidersek o kadar geçmişe/erken döneme/gençliğe, bebekliğe, doğuma... yani başlangıca bakıyor olmaktayızdır!
Devamını Oku »

H.A.A.R.P PROGRAMI




HAARP Programı :


Yüksek Frekanslı Aktif Orora Araştırma Programı'nın kısa adıdır HAARP.

Bilindiği gibi, son yıllarda en fazla tartışılan konulardan biriside, küresel iklim değişiklikleridir.

İklimler, istenildiğinde değiştirilebilir mi?

Bu tartışmalar uzun yıllardan beri yapılmaktadır. Bu gün gelinen noktada, bu tartışma daha bir can alıcı şekle dönüşmüştür. Çevre ve doğa şartlarını değiştirme mücadelesi, aslına bakılırsa son 50 yıldır devamlı olarak tartışılmaktadır ve ABD başta olmak üzere, Rusya'da bu yönde önemli mesafeler kat etmiş durumda.

İlk olarak Amerikalı matematikçi John Von Neumann iklim değiştirme deneylerine başlamış. Bu deneyler özellikle soğuk savaş döneminde, ABD Savunma Bakanlığı ile birlikte, daha o zamandan bazı iklim savaşı yöntemlerini öngörmüştü. Bu gün çevre şartlarını değiştirme teknikleri, ABD ordusu tarafından uygulanmaktadır.

Bir süreden beri, bu konuda bir dizi kaynaktan bilgisel düzeyde inceleme ve araştırma yapıyorum ve edinmiş olduğum bilgiler neticesinde, ABD ordusunun, bu yönde hayli mesafe katettiği ve ileri düzeyde teknikler geliştirdiği gerçeği ile karşı karşıya kaldım dersem yalan olmaz.

ABD ordusunun bu yönde yapmış olduğu çalışmaların kısa adıdır HAARP. Yani Yüksek Frekanslı Aktif Orora Araştırma Programı. Bu araştırma programı, Yıldız Savaşlarının bir parçası olarak geliştiriliyor ve bu programın en büyük özelliği, atmosfer tabakasından işletilen ve dünyanın her tarafında tarım ve ekoloji sistemlerini alt üst etmeye gücü olan bir kitle imha silahı.
Savaşan güçler açısından bu denli devasa bir kitle imha silahına sahip olmanın hiç kuşku yok ki bir dizi avantajı vardır ve düşmanı zorlamak ve yok etmek adına gücü elinde bulundurana önemli imkanlar ve seçenekler sunar. Bu seçenekler arasında fırtına, sis, yağmur, sel, kasırga, kuraklık ve deprem gibi bir dizi doğal afet yaratma seçeneği vardır.

Aynı zamanda iklim değiştirme teknolojileri, hem iç güvenlik ve hem de dış güvenlik alanındaki önlemlerin önemli bir parçası olacağı gibi, aynı zamanda uzayda hava şartlarını ekileyerek, yapay iklimler yaratmakta söz konusudur.

Aslında BM bu konuda 1977 yılında bir adım atmış ve o dönemde almış olduğu bir kararla bu gibi iklim değiştirmeye yönelik çalışmaların yapılmamasına yönelik "uzun süre etkili olacak vahim sonuçlara yol açabilecek olan çevreyi değiştirme teknolojilerini yasaklayan” bir Uluslararası anlaşmayı kabul etmiş. Bu teknolojilerin dünyanın yapısını değiştirme, bitki ve su örtüsünü ve atmosferini yada uzay yapısını değiştirme olarak tanımlanmıştı. 1977 yılındaki bu anlaşmanın özü 1992 yılında Rio de Janerio'daki Dünya zirvesinde de yinelenmek sureti ile askeri amaçlı kullanım konusu bir tabuya dönüştürmüş.

Ne var ki dünyanın Jandarması ABD bu gibi hususları hiç bir zaman dikkate almadığı için, 1992 yılından beri daha bir aktif olarak iklim değiştirme teknikleri üzerinde çalışmalar yapmaya başlıyor.

HAARP 1992 yılında ortaya çıkıyor. Alaska'nın Gokona yöresinde yüksek frekanslı radyo dalgaları ile atmosferin üst tabakalarına çok yoğun enerji gönderebilen ve alan yüksek frekans antenlerinden oluşuyor.

HAARP'ın finansmanı ABD Hava Kuvvetleri, ABD Donanması ve İleri Düzeyde Savunma Araştırma Projeleri Ajansı
tarafından sağlanıyor.

Bu konuda ABD kaynaklarının yapmış olduğu açıklamalara göre HAARP'in amacı araştırma için atmosferin üst düzeylerinde bazı küçük, yerel değişiklikler oluşturmak.

Oysa bu konuda Uluslararası Halk Sağlığı Enstitüsü bir açıklama yapıyor ve HAARP'in dev bir ısıtıcı gibi işlediğini, atmosferin üst düzeylerine feci düzeyde zarar verebileceğini, dünyayı koruyan tabakada büyük yaralar açtığını söylüyor.

Peki bu söylenenlerin dışında HAARP programında başka neler varmış?

Mesela radyo iletişim hatlarını kırabilecek silahlar üretmek HAARP programında varmış.Mesela roket ve uzay gemilerine yerleştireceği aletlerle, elektrik ağlarında büyük kazalara yol açabilecek bir silah oluşturmak da varmış.

Petrol ve gaz hatlarında ciddi kazalara yol açarak, akıl sağlığını etkileyebilecek silah oluşturmakta HAARP programında varmış.

Dolayısı ile bu verilerin ışığından yola çıkarsak, insanlığın karşı karşıya olduğu feci durum, akıl almaz boyutlarda. Şayet bu gibi silahların üretimi hayata geçerse, ABD dünyanın bir çok bölgesine, inanılmaz zararlar verecektir. Başka ülkelerin ekonomilerini direkt olarak yerle bir edebilecektir.

Eko sistemleri ve tarımı etkileme amacı ile kullanılabilir. Dünyanın bir çok coğrafyasında istediği anda tarımı zayıflatabilir ve kendisine olan bağımlılığı daha da bir direkt hale getirebilir.

Yani daha açık bir ifade ile, HAARP programı bir çok yönü ile diğer alışılmış stratejik silah sistemlerini gölgede bırakıyor.ABD, Rusya’ya HAARP açtı Rusya, gölgede 40 dereceye yaklaşan anormal çöl sıcaklarının ardında düşman eli aramaya başladı. Kavurucu sıcakların doğal olamayacak kadar uzun sürdüğünü dile getirmeye başlayan Rus fizikçiler, “ABD, bize gizli iklim silahı HAARP ile savaş açmış olabilir” görüşünü öne sürmeye başladı. Sahra çölünü aratmayan Rusya’daki sıcak dalgasını inceleyen Komsomolskaya Pravda gazetesi, bir dizi uzmandan görüş alarak böyle bir ihtimalin bulunduğu sonucuna vardı. En büyük şüphe ise Pentagon’un kontrolünde 1997 yılından beri Alaska’da çalıştırılan yüksek frekans dalga yayıcı HAARP istasyonu üzerinde toplandı. Tektonik silah Moskova Devlet Üniversitesi MGU Fizik Fakültesi hocalarından Georgiy Vasilyev, ABD’nin çalıştırmakta olduğu Alaska’daki HAARP istasyonunu resmen jeofizik ve tektonik bir silah olarak tanımladı. Vasiliyev, şunları söyledi: “Alaska’daki HAARP istasyonu tam güçle çalıştırıldığında, sadece bir saatte 3.5 megawatt elektrik enerjisi tüketiyor. 14 hektar alanı kaplayan 22 metrelik 180 dev anten üzerinde göklere yükselen enerji plazma kümesi oluşturuyor. HAARP çalıştırıldığı günden bu yana, dünyanın değişik bölgelerinde iklim anomalileri gözlenmeye başlandı. Kar yağması gereken yerleri güneş kavururken, Afrika’da kar yağışları gözlenmekte. Bu tuhaf olgular genelde küresel ısınmaya fatura ediliyor. Ama bize göre anomalilerin asıl sorumlusu Pentagon’un HAARP sistemidir.” Saldırı iddiası Rusya Silahlı Kuvvetleri’nde iklim uzmanı olarak çalışan Nikolay Karavayev ise Rusya’ya bu yaz iklim silahıyla saldırı düzenlendiğine yüzde 100 emin olduğunu söyledi. Karavayev, şu görüşü savundu: “ABD Hava Kuvvetleri raporunda net bir dille ‘2025 yılına kadar iklimi müttefikimiz yapmalıyız ifadesi’ yer alıyor. Hatta Pentagon, günümüzde sadece sivil kuruluşların araştırma yapmaya yetkili olduğu uluslararası iklim anlaşmasından çıkmayı da düşünüyor. Bana göre ABD, iklim silahı konusunda öylesine ileri gitti ki yakında bunu gizlemeden dünyaya sergilemeye başlayacak.” Rusya kavrulurken Avrupa niye serin Rus uzman Karavayev’e göre, Moskova’nın 40 dereceyle kavrulduğu sırada Avrupa ülkelerinde yaz nispeten daha serin geçiyor. Berlin 18, Varşova 25, Viyana 20, Paris 20 derece. Batıda Ukrayna sınırında etkisini kaybeden yüksek basınç cephesi, Karadeniz kıyılarından kuzeyde Murmansk kutup bölgesine kadar uzanıyor. Ülke sınırlarını takip eden yüksek basınç cephesi onu besleyecek ortam bulunmamasına rağmen dağılmıyor.
HAARP Projesinin Arkaplanı

Askerlerin uzaya olan ilgisi nükleer teknolojinin arkadaşı füze biliminin ortaya çıkışı dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı sonrasında iyice arttı. İlk sürümler ses bombaları ve güdümlü füzeler oldu. Bunlara, konvansiyonel silahların ve nükleer silahların potansiyel taşıyıcıları olarak bakılıyordu.

Füze teknolojisi ve nükleer silah teknolojisi 1945 ve 1963 yılları arasında eşzamanlı olarak gelişti. Atmosferik nükleer denemelerin yoğunlaştığı bu dönemde, gökyüzünün değişik katmanlarında ve yerin altında değişik patlama denemeleri yapılıyordu. Dünyanın koruyucu atmosferine ilişkin bugün bilinen Van Allen Bağları gibi bir takım tanımlamalar stratosferik ve iyonosferik bir takım deneyler sonucunda elde edildi.

Dünyanın atmosferi, deniz seviyesinin 16 km üstünde trotosfer, 16-48 km yükseklikte stratosfer (ozon tabakasını oluşturur), 48-50,000 km yükseklikte iyonosfer adlı katmanlardan oluşur.

Dünyanın koruyucu atmosferi ya da "deri"si deniz seviyesinin 3200 km üstünde yer alan ve evren ya da galaktik rüzgarlar tarafından püskürtülen yüklü parçacıkları yakalayan Van Allen Bağları denilen manyetik alanlardan oluşur. Bu bağlar, 1958de, Amerikanın ilk uydusu Explorer Iin ilk haftalarında keşfedildi. Bu bağlar, Dünyanın yerçekimi ve manyetik alanında hapsedilmiş yüklü parçacıklar içeriyorlar. Protonlardan oluşan ve enerjileri 100 MeV'dan başlayıp astronomik değerlere kadar ulaşabilen temel galaktik kozmik ışınlar Güneş Sistemi'ne yıldızlar arası boşluktan girerler. Bunlar yüksek enerjili ışınların yaklaşık yüzde yüzünü oluştururlar. Güneş ışınları genelde 20 MeV'un altında (bu hala Dünya için yüksek bir enerji), bunlardan daha düşük enerji seviyelerinde bulunurlar. Bu yüksek enerjili parçacıklar, dünyanın manyetik alanı ve jeo-manyetik enlem (jeo-manyetik ekvatorun altındaki ya da üstündeki uzaklık) tarafından etkilenirler. Atmosferin üstündeki düşük enerjili protonların akı yoğunluğu kutuplarda, ekvatordakinden daha yüksektir. Bu yoğunluk ayrıca Güneşin hareketinden de etkilenir: patlamalar minimumda olduğu zaman yoğunluk da en azdır.

Van Allen Bağları, yüklü parçacıkları (protonlar, elektronlar ve alfa parçacıkları) ve kuvvet çizgilerinin birbirine yaklaştığı kutupsal alanlara yönelen manyetik kuvvet çizgilerinin yanında uzanan bu sarmalı kapsar. Parçacıklar, kutupların yanındaki manyetik kuvvet çizgilerinin arasında ileri geri yansıtılırlar. Van Allen Bağları'ndan en alçak olanı deniz seviyesinin 7700 km üstündeyken en yüksek olanı yaklaşık 51500 km üstündedir. Britannica Ansiklopedisi'ne göre Van Allen Bağlarının en yoğun olduğu bölge ekvator civarı iken kutuplarda etkileri yok denecek kadar azdır. Güney Atlantik Okyanusu üzerinde 400 km yüksekliğe kadar düşerlerken, Merkez Pasifik Okyanusu üzerinde yaklaşık 1000 km yüksekliktedirler. En alçak Van Allen Bağında proton yoğunluğu, enerjisi saniye x santimetrekare'de 30 MeVun üzerinde 20,000 civarındadır. Elektronların en yüksek enerji seviyesi 1 MeVtur ve yoğunluğunu en yüksek değeri saniye x santimetrekare'de 100 milyon parçacktır. En dış bağda ise proton enerjisi ortalama 1 MeV'tur. Karşılaştırma yapmak gerekirse; nükleer patlamada deşarj olan yüklü parçacıkların enerjisi 0.3 MeV ile 3 MeV arasında değişir ve medikal X ışınlarının en yüksek enerjisi 0.5 MeVtur.

ARGUS PROJESİ

1958 yılının Ağustos ve Eylül ayları arasında Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri, Güney Atlantik Okyanusunun 480 km üstünde -Dünya yüzeyine en yakın Van Allen Bağında- fizyon tipi üç nükleer bomba patlattı. Buna ek olarak Pasifik'teki Johnson Adası'nın 160 km üstünde iki hidrojen bombası patlatıldı. Askeriye bunun "şimdiye kadar girişilen en büyükl bilimsel deney", olduğunu söyledi. Bu proje, Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı ve Amerika Birleşik Devletleri Atomik Enerji Komisyonu tarafından "Argus" kod adıyla gerçekleştirildi. Amaç, yüksek irtifada gerçekleşen nükleer patlamaların radyo-transmisyonu ve radar işlemlerini (Elektromanyetik Vuru (EMP) dolayısıyla) ne kadar etkilediğini ölçmek ve jeo-manyetik alanı ve yüklü parçacıkların onun içindeki hareketini daha iyi kavramak gibi görünüyordu.

Bu devasa deney, neredeyse tüm dünyayı kuşatan (iç) manyetik radyasyon yarattı ve iyonosfere dünya çapında etkileri olacak derecede elektron ve yüklü parçacık yolladı. Elektronlar manyetik kuvvet çizgileri arasında ileri geri gidip gelerek yapay bir "şafak" yarattılar ve Kuzey Kutbu yakınlarında atmosferi etkilediler.

Keesings Historisch Arcief (KHA) 13-20 Ağustos 1961'de Birleşik Devletler Ordusu'nun iyonesferde bir "telekomünikasyon kalkanı" yaratmayı planladığını duyurdu. Bu kalkan "3000 km yükseklikte olacaktı ve 2-4 cm uzunluğunda 350,000 milyon bakır iğnenin [toplam ağırlığı 16 kg] 10 km kalınlığında ve 40 km uzunluğunda bir bağ oluşturmasıyla gerçekleştirilecekti iğneler birbirine 100 metre uzaklıkta bulunacaklardı". Bununla iyonosferin yer değiştirmesi tasarlanıyordu çünkü telekomünikasyon manyetik fırtınalar ve Güneş'ten yayılan parlak ışıklardan dolayı zayıflayabiliyordu.

STARFISH PROJESİ (1962)

9 Temmuz 1962'de ABD iyonosferle ilgili bir dizi deneye daha başladı. Onların tanımıyla: "60 km yükseklikte 1 kiloton, ve yüz metreler düzeyinde 1 megton ve 1 multi-megatonluk birer araç" (KHA, 29 Temmuz 1962). Bu denemeler en alçak Van Allen Bağı'nı şeklini ve yoğunluğunu yeterince bozacak kadar etkiledi. "Bu deneyde en alçak Van Allen bağı bir süreliğine yok edilecek; Bağ'daki parçacıklar birkaç saatliğine radyo iletişimi korunarak atmosfere geçecekler. İç radyasyon bağındaki patlama Los Angeles'tan görülebilecek yapay bir kutupsal ışık kubbesi oluşturacak (KHA, 11 Mayıs 1962). Bu nükleer patlama sırasında orada bulunan Fijili bir denizci bana bütün gökyüzünü alevler içinde görünce dünyanın sonunun geldiğini düşündüğünü söyledi. Bu, İngiltere'de Kraliçenin astronomu Sir Martin Ryle'ın şiddetli protestosunu anımsatan bir deneydi.

"Atmosferin 65-80, ve 280-320. kilometreleri arasında bulunan iyonosfer [o zamanki kavrayışa göre], patlamadan sonra oluşacak basınç dalgasının oluşturduğu mekanik kuvetler dolayısıyla bozulacak. Aynı anda, yüksek miktarlarda iyonlaştırıcı radyasyon yayılacak ve atmosferin bu bölgesindeki gaz bileşenleri iyonlaştıracak. İyonlaştırma etkisi, fizyon ürünlerinden kaynaklanan radyasyon tarafından güçlendirilecek... jeo-manyetik kuvvet çizgileri arasında hareket eden yüklü parçacıklardan oluşan en alçak Van Allen Bağı da... benzer bir biçimde dağıtılacak. Patlamanın sonucu olarak bu alan bölgesel olarak yok edilecek ve en alçak bağa sayısız yeni elektron getirilecek." (KHA, 11 Mayıs 1962). "19 Temmuz'da... NASA, 9 Temmuz'da yüksek irtifada gerçekleştirilen nükleer deneme sonucunda 400 km ile 1600 km arasında bir radyasyon bağı oluştuğunu ve bunun Van Allen Bağı'nın geçici bir genişlemesi olarak görülebileceğini bildirdi." (KHA, 5 Ağustos 1962).

Britannica'da açıklandığı gibi: "... Starfish [Argus Projesi'yle kıyaslandığında] düşük irtifadan L=3ün [yani Dünya yüzeyinin üç dünya yarıçapı ya da 13000 km yukarısının] ötesinde kadar uzanan çok daha geniş bir bağ oluşturmuştur." Daha sonra 1962de SSCB de Dünya yüzeyinden 7000 ve 13000 km yükseklikler arasında üç yeni radyasyon bağı oluşturacak benzer deneyler gerçekleştirdiler. Ansiklopediye göre, 1962'de ABD ve SSCB tarafından yapılan yüksek irtifa nükleer patlamaları sonucunda en alçak Van Allen Bağı'ndaki eklektron akısı bir daha hiç geri dönmeyecek biçimde değişti. Amerikalı bilimcilere göre Van Allen Bağları'nın normal değerlerinde dengelenmesi yüzyıllar alabilir. (Araştırma: Nigel Harle, Borderland Archieves, Cortenbachstraat 32, 6136 CH Sittard, Hollanda.)

SPS: SOLAR* GÜÇ UYDUSU PROJESİ

1968'de ABD ordusu gücünü güneşten alan ve dünyaya 40,000 km uzaklıkta yörüngeye oturacak, solar radyasyonu üzerinde bulunan solar piller sayesinde engelleyecek ve bir mikrodalga demetiyle dünyadaki alıcı antenlerle [rectenna -ÇN] gönderecek bir uydu teklif etti. ABD Kongresi Enerji Bakanlığı'na ve NASA'ya 1980 Haziranı'nda tamamlanacak ve 25 milyon Dolar ayrılan bu projenin Çevresel Etki Değerlendirmesi'ni yapmasını emretti. Bu proje, 30 yıl içerisinde kilowatt başına 3000 Dolar karşılığında ABD'nin 2025 yılındaki enerji ihtiyacının yüzde yüzünü karşılayacak 60 uyduyu kapsıyordu ve maliyeti 500,000 milyon Dolarla 800,000 milyon Dolar arasında (1968 yılının parasıyla) değişecekti. O zaman, projenin maliyeti Enerji Bakanlığı'nın bütçesinin 2 ila 3 katıydı ve projeyle üretilecek enerji geleneksel yöntemlerden çok daha pahalıydı. Alıcı antenlerin bulunacağı alanlar toplam 145 kilometrekarelik bir alanı kapsayacaktı ve insanların ve hayvanların ve hatta bitkilerin bile burada yaşamalarına izin verilmeyecekti. Her bir uydu Manhattan Adası büyüklüğünde olacaktı.

SATURN V PROJESİ (1975)

Bir aksaklık sonucunda Saturn V Roketi 300 km gibi olağandışı bir yükseklikte yandı. Bu yanma "büyük bir iyonosferik delik" (Mendillo, M. ve diğerleri, Science s. 187, 343, 1975) oluşturdu. Bu karışıklık, birkaç saat süreyle 1000 km yarıçapında bir alanda elektron kitlesinin %60'ın üzerinde kaybına neden oldu. Atlantik Okyanusu üzerindeki geniş bir alanda bütün iletişimin durmasına neden oldu. Anlaşılan, bu, egzos gazlarıyla iyonosferdeki oksijen iyonlarının tepkimeye girmesi sonucu meydana gelen bir olguydu. Tepkimede 6300 A'lik bir ışık yayıldı. 1975 ve 1981 yılları arasında NASA ve ABD ordusu bu yeni olguyu denemek için iyonosfer üzerinde temkinli deneyler gerçekleştirme yoluna gittiler.

SPS'nin ASKERİ ANLAMLARI

Solar Güçlü Uydu Projesi ilk kez 1978de tekrar gözden geçirildi ve ben de bu sırada gözden geçirme jürisinde bulunuyordum. Her ne kadar bu program bir enerji programı olarak öne sürülmüşse de çok önemli askeri anlamları da vardı. İlk kez Michael J. Ozeroff tarafından işaret edilen en önemli anlamlarından bir tanesi, uyduya sahip olan anti-balistik füzeler (ABM) için bir ışın silahı geliştirilmesi olasılığı idi. Uydular, her birinden bütün bir yarımkürenin göründüğü mükemmel bir görüş açısı sunan jeo-senkron yörüngelerde bulunuyorlardı. Bir yüksek-enerji lazer demetinin düşman füzelerini yok edebilecek bir termal silah gibi kullanılabileceği spekülasyonları dolaşıyordu. Elektron demetlerinin yolunu ısıtmak için kullanılacak lazer demetleri yoluyla çalışan bir elektron silahından söz ediliyordu. SPS'ten ayrıca kişilere yönelik bir psikolojik silah olarak da bahsediliyordu. Eğer mikrodalga demeti alıcı anteninden düşman askerlerine yönlendirilirse kişilere karşı kızılötesi bir dalga-uzunluğu (görünmez) kullanılabilirdi. Ayrıca yanıcı maddeleri yakabilecek derecede yüksek enerji de yollayabilecek durumdaydı. SPS uydusundan lazer demeti yayını askeri amaçlarla diğer uydulara ya da diğer uydulara veya uçak gibi platformlara da yapılabilirdi. Diğer bir uygulama, lazer demetinin lazerle çalışan bir turbofan motorunun ihtiyaç duyacağı yüksek ısıdaki gazı oluşturmak için kullanılması olabilir. SPS genel paniğe neden olabilecek bir psikolojik silah niteliğinde. SPS, askeri operasyonları gerçekleştirmek için dünyanın her yerine güç aktarabilecek durumda. İnsanlı bir SPS platformu gözetim ve erken uyarı yeteneğine sahip olabilir ve denizaltılarla ELF bağlantısı kurabilir. Ayrıca düşmanın iletişimini bozmak gibi bir yeteneğe de sahip olabilir. İletişimi bozmak ya da iletişim sağlamak gibi özellikleri gerçekten önemli özellikler. Başkan Carter da SPS'in iyonosferin fiziksel yapısını bozmak gibi bir yeteneği olduğunu ve ben dahil bu konuyu eleştiren birçok kişinin kuşkularına rağmen projeye devam kararı verdi. Neyse ki çok pahalıydı, Enerji Bakanlığı'nın bütün bütçesini bile aşan bir miktar gerekiyordu ve Kongre kaynak aktarmayı reddetti. Birleşmiş Milletler Silahsızlandırma Komitesi'ne bu konuda başvurdum ama Amerika projeyi Solar Enerji olarak adlandırmış olduğu için bunun bir silah projesi olmadığını söylediler. Aynı proje Başkan Reagan döneminde tekrar su yüzüne çıktı. Reagan, projeye Savunma Bakanlığı'nın en büyük bütçesini ayırdı ve Star Wars adını verdi. Daha yakın tarihi de olmasına rağmen planın bu aşamasında dinmiş olan tartışmaları tartışmayacağım.

1978den sonra ABD, nükleer bir düşman ortamının radyo ve televizyon iletişiminde geleneksel yöntemleri kullanıyor olmasının olası olmadığını anladı (Janes Military Communications). 1982'de GTE Sylviana (Needham Heights, Massachusetts) Amerika Birlerşik Devletleri Hava Kuvvetleri Havadan Karaya Füzeleri (US Air Forces Ground Launch Cruise Missiles -GLCM) askeri komutanların öncelikle dost ve düşman bölgelerde füzeleri izleyip yönetebilmelerini sağlayacak bie elektronik alt-sistem geliştirdiler. Sistem, kara demet (görünmez) kullanılarak görülebilir ışınla yaratılan ve radyo ve televizyonu etkileyen bozmalara dirençli 6 alt-sistemden oluşuyor. Kara demetler, atmosferde enerji plazma oluşumuna katkıda bulunuyor. Bu plazma, doğal sis ya da sanayi sisi gibi görülebilir hale gelebilir. Bazıları Güneş'in enerjisinden ayrı bir yüke sahiptirler ve kışın kutuplarda gözlendiği gibi Güneş'in enerjisinin yeterli olmadığı alanlarda toplanırlar. Kutupsal akım meydana geldiğinde, Güneş ortaya çıkar ve plazmayı iterek ozon tabakasında delikler oluşmasına neden olur. Bu askeri sistem Toprak Dalgası Acil Şebekesi (Ground Wave Emergency Network -GWEN) olarak adlandırıldı. (Bakınız: SECOMII Communication System, Wayne OLSEN, SAND 78-0391, Sandia Laboratuvarları, Albuquerque, New Mexico, Nisan 197? anlaşılan, bu acil radyo sitemi buluşu hiçbir zaman Avrupa'da uygulanmadı ve sadece Kuzey Amerika'da bulunmakta.

YÖRÜNGE MANEVRA SİSTEMİ (1981)

Planın SPS uzay platformları inşasıyla ilgili kısmı, uzay mekikleri atılan roketleri yerine koyamadığı için tekrar kullanılabilir uzay mekiklerine bağlıydı. 1981'de yapılan Uzay Mekiği'nin NASA Spacelab 3 Görevi, mekik Yörünge Manevra Sistemi'nden (Orbit Maneuvering System -OMS) iyonosfere gaz enjekte ettiğinde iyonosferde neler olduğunu araştırabilmek için "bir beş yer merkezli gözlemevleri şebekesinin üzerinden bir dizi geçiş"ti. "İyonosferik delikleri indükleyebildiklerini" keşfettiler ve Millstone Connecticut ve Arecibo (Puerto Rica'da) üzerinde gündüz ve gece oluşan delikler üzerinde deneylere başladılar. "yapay olarak indüklenmiş iyonosferik boşalmaların etkilerini çok düşük frekanslı dalga boylarında ekvatoral plazma dengesizlikleri üzerinde; çok düşük frekanslı radyo astronomik gözlemlerinde Roberval, Quebec, Kwajelein (Marshall Adalarında) ve Hobart (Tazmanya)'ta üzerinde" denediler.

YENİ SHUTTLE DENEYLERİ (1985)

"Yerel plazma konsantrasyonunda ani düşüşler yaratmak diğer bir deyişle iyonosferik delik oluşturmak" için OMS gazları kullanılarak Uzay Mekiğinin yeni [innovative] bir kullanımı, dünya yörüngesinde uzay fiziği deneyleri gerçekleştirilebilmek için hayata geçirildi. Yapay olarak oluşturulmuş bu plazma boşalması plazma dengesizliklerinin büyümesi ya da radyo yayılım yollarının değiştirilmesi gibi diğer uzay olgularının da araştırılması için kullanılabilirdi. 29 Temmuz 1985te gerçekleşen 47 saniyelik bir OMS yanması, günbatımında iyonosfere 830 kglık bir egzos atarak gelmiş geçmiş en büyük ve en uzun ömürlü iyonosferik deliği oluşturdu. 1985 Ağustosu'nda Connecticu üzerinde 6 saniye ve 68 km boyunca yayılan OMS gazları 400.000 km^2 lik bir delik meydana getirdi.

1980'ler boyunca, dünya çapında roket fırlatma sayısı 500 ile 600 arasında değişti ve 1989'da 1500'le en yüksek sayıya ulaşıldı. Körfez Savaşı boyunca çok daha fazla gerçekleştirildi. Shuttle, 45 metrelik ikiz ateşleyicileriyle katı yakıtlı roketlerin en büyüğüydü. Bütün katı yakıtlı roketler eksozlarıyla büyük miktarlarda hidroklorik asit salınımı yaparlar, öyle ki her Shuttle'ın her uçuşunda stratosfere 75 ton ozon-yıkıcı klor bırakıyordu. 1992'den beri fırlatılanlar (ozon tabakasının da içinde bulunduğu) stratosfere ise daha da fazla, yaklaşık 187 ton, ozon-yıkıcı klor bıraktılar.

GÜÇLÜ MEŞELER (1986)

1986 Nisan'ında, Çernobil Faciası'ndan hemen önce, ABD Nevada Test Alanı (Nevada Test Site)'nda Mighty Oaks (Güçlü Meşeler) adlı başarısız bir hidrojen denemesi gerçekleştirdi. Yerin çok çok altında gerçekleştirilen bu deneme, bir odacıkta gerçekleştirilen bir hidrojen bombası patlamasından oluşuyordu. Odanın iki metre kalınlığında ve patlamanın ilk milisaniyelerinde kapanacak, kurşunla güçlendirilmiş bir çelik kapısı vardı. Kapı, yalnızca ilk radyoaktif demetin pahalı aletlerle donatılmış "kontrol odası"na girmesine izin verecekti. Radyasyon, bir silah ışını gibi yakalanacaktı. Kapı planlandığı kadar çabuk kapanmayınca radyoaktif gazlar ve enkaz da kontrol odasına girerek milyonlarca dolar değerindeki ekipmanı yok etti. Bu deney, X-ışını ve parçacık silahları geliştirme programının bir parçasıydı. Burada ortaya çıkan radyoaktif salınım da her şeyden en az Çernobil kadar sorumludur.

ÇÖL FIRTINASI (1991)

13-19 Nisan 1992 tarihli Defense News'e göre, ABD Çöl Fırtınası'nda bir nükleer silahtan kaynaklanan elektrikği taklit etmek üzere bir elektromanyetik puls [pulse] silahı (EMP) konuşlandırdı. The Sandia National Laboratory, saniyenin 20 ila 25 milyarda birlik bir zaman diliminde 20 trilyon Wattlık puls üretebilecek yetenekteki elektron ışın jeneratörü Hermes II'yi barındırmak üzere Kirkland Hava Kuvvetleri Üssü'nde 23 bin metre karelik bir laboratuar inşa ettiler. bu X-ışını simülatörünün adı Parçacık Işın Füzyon İvmelendiricisi'ydi. Bir metal tabakaya çarpan elektron akımı X-ışınları ya da gama ışını oluşturabilirler. Hermes II, 1974'ten beri elektron demetleri üretiyor. Bu planlar, görünüşe göre, haklarında ayrıntılı bilgiye sahip olunmadığı halde, Körfez Savaşı boyunca denendiler.

YÜKSEK FREKANS AKTİF AURORAL** ARAŞTIRMA PROGRAMI, HAARP (1993)

HAARP Projesi, ABD Hava Kuvvetleri ve ABD Deniz Kuvvetleri'nce müşterek olarak yürütülüyor ve Gakona (Alaska)'da bulunuyor. Proje, "iletişim ve gözetim sistemlerine alternatif oluşturabilecek iyonosferik süreçleri anlamak, taklit ve kontrol etmek" için tasarlandı. HAARP Projesi aşağıdakileri gerçekleştirebilmek için iyonosfere 3.6 Gigawatt gücünde yüksek frekansta efektif güç salmaya yöneliyor:
Batık denizaltılarla iletişim kurabilmek için aşırı düşük frekanslı dalgalar (ELF) üretmek;
Doğal iyonosferik süreçleri tanımlayıp karakterize ederek onları hafifletmek ve kontrol etmek için jeo-fiziksel sondaları yönetmek;
Büyük miktarda yüksek frekaslı enerjileri odaklayabilmek için iyonosferik lensler üreterek böylece potansiyel olarak Savunma Bakanlığı yararına kullanılabilecek tetikleyici iyonosferik süreçler oluşturmak; Kızılötesi (IR -infrared) ve radyo dalgalarının yayılım özelliklerini kontrol edebilen diğer optik yayılımlar için elektron ivmelendirmek; Radyo dalgalarının yansıma/saçılma özelliklerini kontrol edebilmek için jeo-manyetik alan yönelimli iyonizasyon oluşturmak;
Radyo dalgalarının yayılımı üzerinde yatık ısıtma kullanarak etkiler oluşturup bu yolla iyonosferik gelişim teknolojilerinin askeri kullanım alanlarını genişletmek.
Poker Yassı Füze Rampası (1968'den günümüze)
Poker Yassı Füze Rampası Alaska'da Fairbanks'in 50 km kuzeyinde 1968 yılında inşa edildi. Bu proje, NASA'yla anlaşma halinde Geophysical Institute ve Alaska Fairbanks Üniversitesi tarafından yürütülüyor. Yaklaşık 250 önemli füze rampası burada bulunuyor ve 1994'te 16 metre uzunluğunda bir füze NASA'ya "atmosferde küresel iklim değişimleriyle ilintili gerçekleşen kimyasal tepkimeleri anlamakta" yardım etmek için buradan fırlatıldı. Benzer deneyler, ama bu kez Kimyasal Fırlatma Modülleri (CRM) kullanılarak Manibota'da Churchill'de de yapıldı. 1980'de Brian Whelan'ın "Waterhole Projesi" kuzey kutbundaki auroranın zarar görmesine ve geçici olarak ortadan kalkmasına neden oldu. 1983 Şubatı'nda iyonosfere salınan kimyasal maddeler Chuchill üzerindeki auroranın zarar görmesine neden oldu. 1989 Martı'nda iki Black Brant X ve iki Nike Orion füzesi Kanada üzerinden fırlatıldı ve yüksek irtifada baryum salınımı yaparak yapay bulutların oluşumuna neden oldular. Bu yapay bulutlar Los Alamos (New Mexico) gibi bir uzaklıktan bile gözlenebiliyorlardı.
ABD Deniz Kuvvetleri de Alaska'da Yüksek Güçlü Auroral Uyarım (HIPAS) araştırmaları yapmaktalar. Bir dizi kablo ve 15 metrelik bir anten yoluyla atmosferin yüksek kısımlarına ışın demeti halinde yüksek yoğunluklu sinyaller göndererek iyonosferi kontrollü bir biçimde uyarıyorlar. Daha 1992'de Deniz Kuvvetleri, 10 km uzunluğunda antenler yapıp aşırı düşük frekanslı (ELF) dalgalar üreterek denizaltılarla iletişim kurmaktan bahsediyordu. Bu deneylerin diğer bir amacı da füzyon prensiplerini araştırmak olarak tanımlanıyor. Şimdi artık mekik uçuşları bir elektron demetiyle auroralar üretebilecek durumdalar.

SONUÇLAR

HAARP'ın izole bir proje olduğunu ve genişletilmeyeceğini söylemek çok düşüncesiz bir varsayım olurdu. Bu proje elli yıllık yoğun ve zararı artan bir proje olarak atmosferin üst katmanlarında olanları anlamaya çalışıyor.
HAARP'ı ABD tarafından ayrı olarak planlanan uzay laboratuarı projesinden bağımsız düşünmek yine düşüncesiz bir varsayım olurdu. HAARP, uzun tarihsel geçmişe sahip ve kasıtlı olarak askeri karakterli olan bir araştırma ve geliştirme çalışmasının önemli bir parçasıdır.
Bu projelerin birleştirilmesinin Askeri anlamları son derece dehşet vericidir. Bu projenin temeli iletişimin kontrolü, düşman ortamlarda iletişimin gerek engellenmesi gerekse sağlanmasıdır. Böyle bir kontrol sisteminin sahip olduğu ve kullanabileceği gücün büyüklüğü aşikardır.
HAARP/Uzay Laboratuvarı/Füzeler'nin nükleer bombayla kıyaslanabilecek büyüklükte enerji sağlamak için dünya üzerinde herhangi bir yerde lazer ve parçacık demetleri yoluyla bir araya getirilmesi korkutucudur.
Bu proje halka, geliştirilen silahlara karşı bir uzay kalkanı olarak "satılmaya" ya da daha enayiler için ozon tabakasını onaracak bir araç olarak tanıtılmaya çalışılacak gibi.
Devamını Oku »

Yukarı Git